Ekonomide üçlü sıkışma: Yüksek enflasyon, fon krizi ve küresel şoklar

Küresel finansman koşullarını ve döviz piyasalarını temsil eden ABD doları banknotları

Türkiye’de 2023 yılından bu yana uygulanan ekonomi programının başarısı, yalnızca sıkı para ve maliye politikalarının sürdürülmesine değil, bunları destekleyecek yapısal politikaların hayata geçirilmesine de bağlı. Zira yüksek faiz ve mali disiplin yoluyla enflasyonu düşürmeye çalışırken ekonominin üretim kapasitesini, rekabet gücünü ve finansal istikrarını korumak gerekiyor. Ancak yapısal zeminin gereken desteği sağlamadığı bir ortamda, enflasyonda istenilen başarı sağlanamıyor ve programın ekonomi üzerindeki maliyeti de artıyor. Üstelik son dönemde yaşanan fon krizi ve küresel finansal şoklar, bu sorunları daha da artırıyor.

İç talepte yavaşlama, hanehalkında güven kaybı

Yüksek enflasyon, Türkiye ekonomisinin en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan yüksek faizler ve mali sıkılaşma ise ekonomik faaliyet üzerinde önemli bir yük oluşturuyor.

Ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kaldığı kesimlerde satın alma gücü azalırken, yüksek faizler de tüketimin finansmanını zorlaştırıyor. Bunun sonucunda iç talepteki yavaşlama giderek belirginleşiyor.

Üstelik bu dönemde yaşanan fon krizi, hanehalkının yalnızca gelirlerini değil, birikimlerini de olumsuz etkiledi. Konutunu veya aracını satarak fonlara yatırım yapan bazı hanelerin yaşadığı kayıplar, krizin toplumsal boyutunu da ortaya koyuyor.

Fon krizinin etkileri yalnızca doğrudan zarar gören yatırımcılarla sınırlı değil. Finansal sisteme duyulan güvenin zayıflaması, tasarruf ve tüketim kararlarını da etkiliyor. Nitekim TÜİK tarafından açıklanan Tüketici Güven Endeksi, ekimde yüzde 7,7 düşüşle endeksteki en sert aylık düşüşlerden birini sergiledi.

İhracatçı hem içeride hem dışarıda sıkışıyor

İç talepteki yavaşlamayı ihracat yoluyla telafi etmek de giderek zorlaşıyor.

Türkiye’de yüksek enflasyon, üretim ve iş gücü maliyetlerini artırırken, nominal kur artışlarının bu maliyetlerin gerisinde kalması ihracatçının fiyat rekabetini zayıflatıyor. Firmalar, yüksek üretim ve finansman maliyetlerini dış pazarlardaki satış fiyatlarına aynı ölçüde yansıtamıyor.

Buna ABD’nin uyguladığı gümrük tarifeleri ve Asya ülkelerinden gelen yoğun fiyat rekabeti de eklendi. Özellikle düşük ve orta-düşük teknoloji yoğunluğuna sahip sektörlerde faaliyet gösteren ihracatçılar, dış pazarlarda rekabet güçlerini korumakta zorlanıyor.

Dolayısıyla firmalar bir taraftan daralan iç talep, diğer taraftan zayıflayan dış rekabet gücü nedeniyle üretim, istihdam ve yatırım kararlarını yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor.

Fon krizi şirketlerin nakit dengesini bozuyor

Ekonomideki mevcut sıkışıklığı artıran bir diğer gelişme, finansal piyasalarda yaşanan fon krizi.

Özellikle şirketlerin günlük nakit akışını değerlendirmek için kullandıkları para piyasası fonlarına yönelik güven kaybı, likidite yönetimini zorlaştırıyor. Buna özel sektör tahvil ve bono piyasasındaki sorunlar da ekleniyor.

Yeni ihraçların zorlaşması, bazı şirketlerin borç ödemelerini ötelemesi ve borsada işlem gören şirketlerde yaşanan sert değer kayıpları, şirketlerin nakit açığı adına kırılganlıkları artırıyor. Bir şirketin nakit sıkışıklığı nedeniyle ödemelerini geciktirmesi, alacaklı durumdaki diğer şirketlerin de ödeme kapasitesini olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle kısa vadeli finansmana bağımlı ve nakit rezervleri sınırlı küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından bu risk çok daha yüksek.

Küresel finansman koşulları da zorlaşıyor

Türkiye ekonomisindeki bu sıkışıklık, küresel enflasyon ve finansman risklerinin arttığı bir döneme denk geliyor.

Jeopolitik gelişmelerin enerji fiyatları üzerindeki etkileri, küresel enflasyon görünümünü olumsuz etkiliyor. Bu durum, gelişmiş ülke merkez bankalarının faiz artışına gitmesine sebep oldu.

Gelişmiş ülkelerde uzun vadeli tahvil faizlerinin yüksek seyretmesi ise Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarını olumsuz etkileyebiliyor. Küresel yatırımcıların gelişmiş ülke tahvillerinden yüksek getiri elde edebilmesi, gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişimini zorlaştırıyor.

MSCI uyarısı dikkate alınmalı

Küresel finansman koşullarındaki bozulmaya, Türkiye’nin uluslararası sermaye piyasalarındaki konumuna ilişkin riskler de ekleniyor.

MSCI, ekim ayında Türkiye hisse senedi endekslerindeki bazı değişiklikleri geçici olarak dondurdu. Piyasa şeffaflığı, halka açıklık oranları ve koordineli işlem şüphelerine ilişkin sorunların giderilmemesi halinde Türkiye’nin piyasa sınıflandırmasının yeniden değerlendirilebileceğini açıkladı.

Endonezya örneği, bu uyarının önemini gösteriyor. MSCI, benzer sorunlar nedeniyle ekim ayında Endonezya’nın daha alt bir piyasa kategorisine alınmasına yönelik istişare süreci başlattı.

Türkiye’nin de Haziran 2027’ye kadar piyasa gözetimi, denetim ve yaptırım kapasitesini güçlendirmesi, şeffaf raporlama standartlarını iyileştirmesi gerekiyor. Aksi halde olası bir statü değişikliği, uluslararası fonların Türkiye yatırımlarını azaltmasına ve finansal piyasalardaki baskının artmasına neden olabilir.

Yüksek enflasyon ve iç-dış şokların domino etkisi

Bir tarafta yüksek enflasyon ve zayıflayan talep nedeniyle azalan nakit girişleri, diğer tarafta fon krizi ve küresel şoklar sebepleriyle artan finansman maliyetleri ve borç ödeme yükümlülükleri bulunuyor.

Özellikle firmaların yaşayabileceği ödeme güçlüklerinin, şirketler arası ticari ilişkiler üzerinden ekonominin geneline yayılma riski bu dönemde ilgili finansal kurumlar tarafından yakından izlenmelidir. Zira bu riske karşı bir önlem olarak TCMB’nin, yıl sonuna kadar itfası gelecek TL cinsi borçlanma araçlarının ödenmesi için kullandırılacak özel sektör borçlanma araçlarını, kredi büyüme sınırından istisna tutması önemli bir adım oldu.

Bu süreçte, fiyat istikrarı hedefinden ödün vermeden, geçici likidite sıkışıklığı yaşayan ancak ödeme gücü bulunan firmalara yönelik hedefli tedbirlerin alınması gerekiyor. Ticari kredi düzenlemeleri, kredi garanti mekanizmaları ve gerektiğinde borçların yeniden yapılandırılması bu kapsamda değerlendirilebilir.

Bununla birlikte fon piyasalarına güvenin yeniden tesis edilmesi ve özel sektör borçlanma araçları piyasasının işleyişinin güçlendirilmesi için gereken yapısal zeminin tesis edilmesi de azami önem taşıyor.

Bu nedenle yapısal reformların hızlandırılması ve reel sektörün finansal kırılganlıklarını azaltacak önleyici tedbirlerin uygulanması ekonomik istikrar açısından kritik önemde yer alıyor

Dr. Burcu Aydın, PhD

Direktör, Fellow

TEPAV